GİRİŞ

XIX. yüzyılın sonlarından Cumhuriyet’in ilk yıllarına uzanan dönem, Türk tıbbında bakteriyolojinin geliştiği, salgın hastalıklarla mücadele, aşı üretimi ve koruyucu sağlık hizmetlerinin giderek kurumsal bir nitelik kazandığı önemli bir dönüşüm sürecidir. Bu sürecin öne çıkan hekimlerinden Dr. Mustafa Hilmi (Sağun) Bey, Gülhane’de başlayan meslek hayatı boyunca bulaşıcı hastalıklarla mücadele etmiş ve aşı üretimine yönelik çalışmalar yürütmüş, ayrıca Sivas ve Ankara’daki hıfzıssıhha müesseselerinin gelişiminde önemli görevler üstlenmiştir. Dr. Mustafa Hilmi (Sağun) Bey’in meslek hayatı yalnızca bir bakteriyoloğun bireysel çalışmalarını değil, aynı zamanda Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan koruyucu sağlık hizmetlerinin gelişimini de yansıtmaktadır. Bu nedenle onun tıp eğitimini ve bakteriyoloji alanındaki uzmanlaşma sürecini incelemek, söz konusu dönüşümün nasıl gerçekleştiğini anlamak açısından da yol göstericidir.
Mustafa Hilmi Bey’i bu noktaya taşıyan süreç, 1880’de Osmanlı Devleti sınırları içinde bulunan Midilli’nin Sarlıca köyünde başlamıştır. İlk öğrenimini Midilli’de tamamladıktan sonra 1896’da İstanbul Tıbbiye İdadisine girmiş ve ardından öğrenimini Askerî Tıbbiye’de sürdürmüştür. Dr. Elhaç Rıza Tahsin (Gençer), onu “dâim sa’y ü tetebbuâtla meşgul genç ve mümtaz etıbbamızdandır” sözleriyle nitelendirmiş, başka bir ifadeyle sürekli çalışan ve araştırmalar yürüten genç ve seçkin hekimlerimizden birisi olduğunu vurgulamıştır (2).1 Tıbbiyedeki öğrenimini başarıyla tamamlayan Dr. Mustafa Hilmi (Sağun) Bey, sınıf arkadaşları Dr. İbrahim Refik (Saydam)2 , Dr. Rüştü Recep (Duyar)3 ve Dr. Hüsamettin Şerif (Kural)4 ile birlikte 4 Kasım 1905’te tabip yüzbaşı rütbesiyle mezun olmuştur (1,7).
Dr. Mustafa Hilmi Bey, mezuniyetinin ardından dört yıl boyunca Dr. Reşat Rıza (Kor) ile birlikte Gülhane Serîriyat Hastanesi ve Tatbikat Mektebinde Dr. Georg Deycke’nin asistanı olarak görev yapmıştır (8).5 23 Mart 1909’da Gümüşsuyu Askerî Hastanesine tayin edilse de ertesi yıl Gülhane’ye geri dönerek Dahiliye Mikroskopi ve Kimya Muallim Muavinliği görevine getirilmiştir. Ardından Dr. Süleyman Numan Paşa’nın Gülhane’den ayrılmasıyla birlikte bir süre dâhiliye kliniğini yönetmiştir (1). Bu dönemde bakteriyoloji alanındaki çalışmalarıyla öne çıkması ve özellikle İstanbul’da görülen şüpheli vakalara kolera tanısı koyması üzerine, Gülhane Serîriyat Hastanesi ve Tatbikat Mektebi Müdürü Dr. Julius Wieting Paşa’nın6 önerisiyle bakteriyoloji şefliğine atanmıştır (7,11).
Dr. Mustafa Hilmi (Sağun) Bey, bakteriyoloji şefliği döneminde Gülhane Serîriyat Hastanesi ve Tatbikat Mektebi Müdürü Dr. Wieting Paşa’nın teşvikiyle Dr. Reşat Rıza (Kor) Bey’le birlikte tifo, kolera, tifüs, dizanteri ve veba aşıları üzerinde çalışmalar yürütmüştür (12,13). Bu çalışmalar kapsamında bakteri yoğunluğu azaltılmış tifo aşısı, inaktive edilmiş kolera aşısı ve dokuz farklı paradizanteri basili içeren dizanteri aşısı hazırlamışlardır. Bunun yanı sıra Dr. Reşat Rıza (Kor) Bey’le birlikte dünyada ilk kez tifüs aşısını hazırlamış ve Leishmania tropica kültürünü üretmişlerdir (14-16).7
Dr. Mustafa Hilmi (Sağun) Bey ile Dr. Reşat Rıza (Kor) Bey’in hazırladıkları dizanteri aşısında, dizanteri bakterilerinin farklı tiplerinden elde edilen kültürler fizyolojik tuzlu su içinde süspanse edilerek 57 °C’de bir saat süreyle ısıtılmıştır. Ardından karışıma %0.5 oranında fenol eklenmiştir. Hazırlanan aşı, bazı askerî birliklerde ve hastanelerde denenerek kullanıma uygun bulunmuştur (17). Ordunun salgın hastalıklardan korunmasına önemli katkılar sağlayan Dr. Mustafa Hilmi (Sağun) Bey, bu çalışmaları dolayısıyla Gümüş Liyakat Madalyası ve Harp Madalyası ile taltif edilmiştir (7,18,19).
1 Dr. Elhaç Rıza Tahsin (Gençer) (1871-1950), Batum’da dünyaya gelmiştir. 1891’de Mekteb-i Tıbbiye-i Şahâne’den tabip yüzbaşı olarak mezun olmuş, ardından Mekteb-i Tıbbiye Bakteriyoloji Muallim Muavinliği görevini üstlenmiştir. Birinci Dünya Harbi sırasında Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde görev yaptıktan sonra İstanbul’daki Gümüşsuyu Askerî Hastanesine tayin edilmiştir. 1917’de askerlikten emekliye ayrılmış; daha sonra Amasya Memleket Hastanesinde ve Devlet Demiryollarında hekimlik yapmıştır. 16 Mart 1950’de hayatını kaybetmiştir. Ülkemizin ilk tıp tarihçilerinden biri olan Dr. Elhaç Rıza Tahsin (Gençer), ilk kez 1904’te yayımlanan Mirat-ı Mekteb-i Tıbbiye adlı eserinde Süleymaniye Tıp Mektebinden Haydarpaşa Tıp Fakültesine uzanan süreçte tıp tarihini ele almış, ayrıca 1843’ten sonra Tıbbiyeden mezun olan hekim ve eczacıların adlarıyla kısa hayat hikâyelerine yer vermiştir (3).
2 Dr. İbrahim Refik (Saydam) (1881-1942), 1881 yılında İstanbul’da doğmuş, 1892’de Fatih Askerî Rüştiyesine girmiş ve 1896’da Askerî Tıbbiye İdadisine geçmiştir. 1905’te tabip yüzbaşı rütbesiyle mezun olduktan sonra 1907’de Gülhane Serîriyat Hastanesi ve Tatbikat Mektebi Histoloji ve Embriyoloji bölümünde çalışmaya başlamış, 1908’de Manastır’daki III. Ordu Merkez Hastanesinde görev almış, ardından Maltepe Askerî Hastanesine tayin edilmiştir. 1910’da yurt dışına gönderilecek stajyerler için açılan sınavları kazanmış ve Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa’nın emriyle Almanya’ya gönderilmiştir. Burada Berlin Askerî Tıp Akademisinde ve Brandenburg’da Altıncı Zırhlı Süvari Alayında eğitim görmüş, ardından Danzig’de askerî sahra sıhhiye tesislerinde bulunmuş ve Spandau’da askerî sıhhiye kurslarına katılmıştır. Balkan Harbi’nin başlamasıyla 1912’de İstanbul’a dönerek 18. Kolordu Karargâhı, Hadımköy İstasyon Sevkiyat Tabipliği ve Çatalca Ordusu Sıhhiye Müfettişliğine bağlı komisyonlarda görev almıştır. 6 Ocak 1914’te Harbiye Nezareti Sıhhiye Dairesi Muavinliğine getirilmiş, Birinci Dünya Harbi’nin başlamasıyla Sahra Müfettiş-i Umumiliği Muavinliğine atanmıştır. 22 Mart 1916’da tekrar Almanya’ya gitmiş, ardından Galiçya Cephesi’ndeki sağlık teşkilatını teftiş etmek üzere Galiçya’ya geçmiştir. 19 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal (Atatürk) ile birlikte Samsun’a çıkmış, sırasıyla Samsun, Havza, Amasya, Sivas ve Erzurum’a giderek Mustafa Kemal’in Temmuz 1919’da askerlikten istifa etmesi üzerine kendisi de istifa etmiştir. 23 Nisan 1920’de Ankara’da TBMM’nin açılışına katılabilen 115 vekilden biri olmuş, 10 Mart 1921’de Sıhhiye ve İçtimai Muavenet Vekili olarak atanarak bu görevi 26 Ekim 1937’ye kadar sürdürmüştür. 25 Ekim 1939’da Başbakan olmuş ve 8 Temmuz 1942’de kalp krizinden vefat etmiştir (4).
3 Dr. Rüştü Recep (Duyar) (1885-1967), 1885 yılında İstanbul’da dünyaya gelmiştir. İlk, orta ve lise eğitimini İstanbul’da tamamlamasının ardından Mekteb-i Tıbbiye-i Şahâne’ye girmiş ve 1905 yılında mezun olmuştur. Mezuniyetinin ardından Gülhane Serîriyat Hastanesi ve Tatbikat Mektebinde Asabiye ve Akliye Asistanı olarak göreve başlamış ve uzmanlığını almıştır. Birinci Dünya Harbi sırasında Edirne Askerî Hastanesinde görev yapmış ve ardından Haydarpaşa Askerî Hastanesine tayin olmuştur. Bir süre Haydarpaşa’daki Tıp Fakültesinde Asabiye ve Akliye Müdür Muavinliği görevini sürdürdükten sonra Bakırköy Akliye ve Asabiye Hastanesi Başhekimi olmuştur. 1943’te Şişli Etfal (Çocuk) Hastanesinde Asabiye mütehassısı olarak görev yapmış ve 10 Nisan 1967’de hayatını kaybetmiştir (5,6).
4 Dr. Hüsamettin Şerif (Kural) (1879-1945), 1879’da Konya’da doğmuştur. 1905 yılında Mekteb-i Tıbbiye-i Şahâne’den tabip yüzbaşı olarak mezun olmuş ve 1909 yılında ihtisas için Fransa’da Val-de Grace Askeri Tıp okuluna gönderilmiştir. İki yıllık eğitimin ardından ise Pasteur Enstitüsünde kurslara katılmıştır. Ülkeye geri döndükten sonra 1914’te Yıldız Hastanesinde ve daha sonra Kuleli Askerî Hastanesinde İntaniye ve Bakteriyoloji servislerinde yöneticilik yapmıştır. Dr. Mustafa Hilmi (Sağun) Bey’in ardından Gülhane’de bakteriyoloji muallimi olmuştur. Mütareke döneminde Gülhane Fransızlar tarafından işgal edilince 1921’e kadar Gümüşsuyu Askerî Hastanesi’nde çalışmış, aynı yıl Ankara Merkez Hastanesi’ne bakteriyolog olarak atanmıştır. 1923’te bu görevinden istifa etmiş, 1945’te vefat etmiştir (1).
5 Prof. Dr. Franz B. Georg Deycke (1865-1938), 1898’de Osmanlı Devleti’nin davetlisi olarak İstanbul’a gelmiş ve 1907 yılına kadar Gülhane’de mikrobiyoloji başta olmak üzere dâhiliye ve cildiye kliniklerinde hizmet vermiştir. 30 Aralık 1898’de Dr. Robert Rieder ile birlikte Gülhane Seririyat Hastanesi ve Tatbikat Mektebi’nin kuruculuğunu üstlenmiş, 1904-1907 yılları arasında da kurumun müdürlüğünü yapmıştır (8,9).
6 Dr. Julius Wieting (1868-1922), Dr. Julius Wieting 1898’de Marburg Üniversitesinde “Über Meningomyelitis mit besonderer Berücksichtigung der Meningomyelitis Cervicalis Chronica” (Meningomiyelit Üzerine Kronik Servikal Meningomiyelit Özelinde Bir İnceleme) başlıklı teziyle tıp doktoru olmuştur. Dr. Robert Rieder ve Dr. Georg Deycke’nin ardından 1907 yılında Gülhane Serîriyat Hastanesi ve Tatbikat Mektebine yönetici olarak atanmıştır. Dr. Julius Wieting zamanında Gülhanede teorik ve pratik eğitimin yanı sıra bilimsel araştırmalar da eş zamanlı olarak sürdürülmüştür. İlk kez Gülhane’de ileri gelen doktorların katıldığı bilimsel toplantılar (Gülhane Seririyatı) düzenlenmeye başlanmıştır. 1914’te Almanya’ya dönmüş ve 1922’de hayatını kaybetmiştir (10).
7 Ayrıca Dr. Reşat Rıza (Kor) ve tifüs aşısı ile ilgili daha detaylı bilgi için bkz. (16).

Gülhane Serîriyat Hastanesi ve Tatbikat Mektebinde 8 Ağustos 1917’ye kadar çalışmalarını sürdüren Dr. Mustafa Hilmi Bey, bu tarihte III. Ordu bakteriyoloğu olarak atanmıştır. Ayrıca Birinci Dünya Harbi sırasında İplikhane ve Selimiye hastaneleri ile Beşiktaş Dispanserinde bakteriyolog olarak görev yapmıştır (1,7,21). Dr. Mustafa Hilmi Bey, özellikle 1920’de İstanbul’daki veba salgınının şiddetlenmesi ve mevcut imkânlarla aşı ihtiyacının karşılanamayacağının anlaşılması üzerine Gedikpaşa Hamamını laboratuvara dönüştürmüş, burada Dr. Kâzım (Lakay)8 ve Dr. Cevdet (Kapandadik) ile birlikte boza şişelerinde veba aşısı hazırlamıştır (22-24).
Ekim 1920’de Haydarpaşa Askerî Hastanesi Bakteriyoloji Şefliğine getirilen Dr. Mustafa Hilmi Bey, 30 Ocak 1921’de kendi isteğiyle askerlikten ayrılarak Sıhhiye ve Muavenet-i İçtimaiye Vekâletine (bugünkü Sağlık Bakanlığı) geçmiştir (7). Vekâletteki görevi sürerken 5 Aralık 1922’de Anadolu’nun önde gelen sağlık merkezlerinden biri olan Sivas Hıfzıssıhha Müessesesi Müdürlüğüne tayin edilmiştir (25). Müessesenin önemi, Mustafa Kemal Paşa’nın 1 Mart 1923’te TBMM Birinci Dönem Dördüncü Yasama Yılı açılışında yaptığı konuşmada yer alan şu sözlerden de anlaşılmaktadır:
“1921 yılı içinde, üç milyon kişilik çiçek aşısı yapabilen Sivas Kurumu geçen yıl içinde beş milyon kişilik çiçek aşısı, 537 kilogram kolera, 477 kilogram tifo aşıları üretmiş ve bunlar halka yeterli bir şekilde yapılmıştır. Hâlen İstanbul ve Sivas’ta bulunan her biri bakteriyoloji laboratuvarı, kimya laboratuvarı, aşı istasyonu ve kuduz tedavi merkezinden kurulu hıfzıssıhha müesseselerinin üçüncüsü de bu yıl Diyarbakır’da kurulacak ve böylece hastaların uzak yerlere gitmelerinden doğacak sakıncalar ortadan kalkacaktır.” (26-27).
Dr. Mustafa Hilmi Bey, bakteriyoloji ve kimya laboratuvarı, aşı istasyonu ve kuduz tedavi merkezinden oluşan müessesenin yöneticiliğini yaptığı sırada hem aşı üretimi hem de bulaşıcı hastalıklarla mücadele alanında yoğun çalışmalar yürütmüştür. Ayrıca Cumhuriyet’in kuruluşunun ardından illerin tarih, coğrafya, sağlık, iklim ve kültür özelliklerini belirlemek amacıyla Türkiye’nin Sıhhi ve İctimai Coğrafyası adlı eser dizisinin hazırlanmasına başlanmıştır (28). Bu proje kapsamında Sivas Hıfzıssıhha Müessesesi Müdürü Dr. Mustafa Hilmi Bey, Sivas Vilayeti Sıhhi İctimai Coğrafyası adlı kapsamlı raporun hazırlanmasına önemli katkılarda bulunmuştur (29).
8 Dr. Kâzım (Lakay), 1888 yılında İzmit’te dünyaya gelmiş, 1913’te Askeri Tıbbiyeden mezun olduktan sonra stajını Gülhane Serîriyat Hastanesi ve Tatbikat Mektebi İntani Hastalıklar ve Bakteriyoloji Şubesinde tamamlamıştır. Birinci Dünya Harbi’nin başlamasıyla Erzurum’da görevlendirilmiş, bu sırada Bitlis’te baş gösteren kolera salgınıyla da mücadele etmiştir. Harbin ardından Gülhane’deki görevine dönmüş, 1920’de İstiklal Harbi’ne katılarak Gülhane Malzeme-i Sıhhiye İmalât ve Aşı İstihzarat Şubesi Müdürlüğünü üstlenmiştir. Balkan Harbi, Birinci Dünya Harbi ve İstiklal Harbi’ndeki hizmetlerinden dolayı çeşitli nişan ve madalyalarla taltif edilmiş, 1923’te askerlikten emekli olmuştur. Emekliliğinin ardından İstanbul’da Verem Mücadele Dispanseri’nde çalışmış, 1936’da Haydarpaşa Numune Hastanesi’ne başhekim olarak atanmıştır. On yıl boyunca Kızılay Cemiyeti’nin başkanlığını yürütmüş ve 1971’de vefat etmiştir (5).


Şubat 1926’da seroloji ve aşılar üzerine eğitim almak üzere Sıhhiye ve Muavenet-i İçtimaiye Vekâleti tarafından altı aylığına Paris’teki Pasteur Enstitüsüne gönderilen Dr. Mustafa Hilmi Bey, eğitiminin ardından yurda dönerek Sivas Hıfzıssıhha Müessesesi Müdürlüğünü sürdürmüştür (1,7). Onun Sivas’taki görevine devam ettiği bu yıllarda, koruyucu sağlık hizmetlerini merkezi bir yapı altında toplama çalışmaları kapsamında 1928’de Merkez Hıfzıssıhha Müessesesi kurulmuştur. Kimyevi Tahlilat, Bakteriyoloji, İmmünobiyoloji (aşı ve serum) ve Farmakodinami (farmakoloji) olmak üzere dört şubeden oluşacak şekilde teşkilatlandırılan müessesede ilk olarak aynı yıl Kimyevi Tahlilat Şubesi faaliyete geçmiştir. İstanbul ve Sivas bakteriyolojihaneleri de 1929’da Ankara’ya nakledilerek müessese bünyesinde Ankara Bakteriyolojihanesi adıyla birleştirilmiştir. Oluşan bu yeni birim, Dr. Mustafa Hilmi Bey’in yönetiminde çalışmalarını sürdürmüştür (30,31).
Ankara Bakteriyolojihanesi’nin müdürlüğünü yürüten Dr. Mustafa Hilmi Bey, 1931’de ikinci kez Paris’e gönderilmiştir. Bu seyahatin amacı, kurumda yenilenmesi gereken mikrop suşlarını Avrupa’dan temin etmek ve Dr. Albert Calmette tarafından geliştirilen BCG aşısı hakkında bilgi edinerek aşının Türkiye’ye getirilmesini sağlamaktı (32).
Paris’ten dönüşünden kısa bir süre sonra Ankara Bakteriyolojihanesi kapatılarak Merkez Hıfzıssıhha Müessesesinin Bakteriyoloji Şubesi faaliyete geçirilmiş, Dr. Mustafa Hilmi Bey ise 1932’de Merkez Hıfzıssıhha Müessesesinin9 ilk müdürü olarak görevlendirilmiştir. Müdürlüğü döneminde kurum bünyesinde ilk BCG laboratuvarını kurmuş ve BCG aşısı üretimini başlatmıştır (34-36).
Ayrıca 1 Haziran 1932’de kurum bünyesinde kuduz laboratuvarını kurmuş ve burada Semple tipi kuduz aşısını bizzat hazırlamıştır. Üretilen aşıların 1933’ten itibaren kuduz tedavi istasyonlarına gönderilmesiyle kuduz aşılamasında desantralize sisteme geçilmiştir. Aşının üretiminde 1932-1934 yılları arasında %2, 1935’te %3 ve 1945’ten itibaren %5 oranında koyun beyni içeren formüller kullanılmıştır (37,38).
Bu çalışmalar sürerken müessesenin teşkilat yapısı da genişlemeye devam etmiştir. Kimyevi Tahlilat ve Bakteriyoloji şubelerine ek olarak İmmünobiyoloji Şubesi 1935’te, Farmakodinami Şubesi ise 1936’da faaliyete geçmiştir. Böylece Merkez Hıfzıssıhha Müessesesi, Türkiye’de koruyucu sağlık hizmetlerinin geliştirilmesinde önemli bir rol üstlenmiştir (34). Dr. Mustafa Hilmi (Sağun) Bey, müessese müdürlüğünü 1935’te Alman asıllı Prof. Dr. Emil Gotschlich’e10 devrettikten sonra Bakteriyoloji Şubesinin Müdürlüğünü üstlenmiştir (24,41).

9 Merkez Hıfzıssıhha Müessesesinin kuruluşuna öncülük eden Dr. Refik Saydam’ın 8 Temmuz 1942’de vefatının ardından kurumun adı, onun hatırasını yaşatmak adına 10 Ağustos 1942’de kabul edilen 4288 sayılı kanun ile “Türkiye Cumhuriyeti Refik Saydam Merkez Hıfzıssıhha Müessesesi” olarak değiştirilmiştir. Bkz. (33).
10 Dr. Emil Gotschlich (1870-1949), Dr. Emil Gotschlich 1870 yılında Beuthen’de dünyaya gelmiştir. 1889’da Breslau’da tıp öğrenimine başlamış ve 1894’te mezun olmuştur. Bir süre Dr. Carl Flügge’nin yanında Breslau Üniversitesi Hijyen Enstitüsünde çalıştıktan sonra, 1896’da Dr. Robert Koch’un isteği üzerine İskenderiye Belediye Sağlık Dairesine müdür olarak gönderilmiştir. Mısır’da görevli iken 1899’da veba ve 1902’de kolera salgınlarıyla mücadele etmiş, kardeşi Dr. Felix Gotschlich ile birlikte Hac kervanlarının sağlık düzenlemelerinde de katkıda bulunmuştur. Bu görevde Birinci Dünya Harbi’ne kadar çalışmış ve Mısır’ı Uluslararası Sağlık ve Karantina Konseyi’nde temsil etmiştir. 1915’te Almanya’ya geri dönmesiyle birlikte Halle ve Saarbrücken Hijyen Enstitülerinde çalışmıştır. 1917’de Gießen Üniversitesi Hijyen kürsüsünde çalışmaya başlamış ve 1926’da ise Heidelberg Üniversitesine geçmiştir. 1935 yılında emekli olan Prof. Dr. Emil Gotschlich, Ankara’da Merkez Hıfzıssıhha Enstitüsü müdürlüğüne getirilmiş ve bu görevi 1941’e kadar sürdürmüştür. Kendisi aynı zamanda Türk Hijyen ve Tecrübi Biyoloji Dergisinin kurucusudur. Almanya’ya dönüşünün ardından Heidelberg Üniversitesinde çalışmaya devam etmiş, 19 Aralık 1949’da vefat etmiştir (40).

Merkez Hıfzıssıhha Müessesesindeki çalışmalarını 1937’ye kadar sürdüren Dr. Mustafa Hilmi (Sağun) Bey, aynı yıl emekliye ayrılmıştır. Emekliliğinin ardından ailesine daha fazla zaman ayıran Dr. Mustafa Hilmi Bey’in iki oğlu da hekimlik mesleğini seçmiştir. Operatör Dr. Nejat Sağun İstanbul’da, Dr. Yalçın Sağun ise Ayvalık’ta görev yapmıştır (2). Dr. Mustafa Hilmi (Sağun) Bey, 8 Ağustos 1967’de 87 yaşında hayatını kaybetmiş ve Ayvalık’taki aile kabristanına defnedilmiştir (7).
Dr. Mustafa Hilmi (Sağun) Bey’in meslek hayatı, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan dönemde bulaşıcı hastalıklarla mücadele ve aşı üretimi alanlarında yaşanan kurumsal dönüşümün somut bir örneği olarak karşımıza çıkmaktadır. Gülhane’de Dr. Franz B. Georg Deycke ve Dr. Julius Wieting’in gözetiminde başladığı bakteriyoloji çalışmalarını, Birinci Dünya Harbi’nin ağır salgın koşullarında bilimsel birikimini uygulamaya dönük çözümlerle birleştirerek sürdürmüştür. Cumhuriyet Dönemi’nde Sivas ve Ankara’daki hıfzıssıhha müesseselerinin yapılanmasında üstlendiği görevler, onun yalnızca bir bakteriyolog değil, Türkiye’de koruyucu sağlık hizmetlerinin kurumsallaşmasına yön veren isimlerden biri olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Merkez Hıfzıssıhha Müessesesinin ilk müdürü olarak kurduğu BCG ve kuduz laboratuvarları, ülkemizdeki aşı üretiminin gelişmesinde önemli katkılar sağlamıştır. Müessese müdürlüğünü 1935’te Prof. Dr. Emil Gotschlich’e devrettikten sonra Bakteriyoloji Şubesi Müdürlüğünü üstlenerek çalışmalarını kurum bünyesinde sürdürmesi de dönemin Türk-Alman bilimsel iş birliğinin bir yansıması olarak değerlendirilebilir. Dr. Mustafa Hilmi (Sağun) Bey’in hayat hikâyesi, bir hekimin mesleki birikimini kalıcı bir kurumsal mirasa dönüştürerek sonraki kuşaklara aktarabilmesinin tıp tarihimizdeki dikkate değer örneklerinden bir tanesidir.